1 Mayıs 2015 Cuma

ÇİÇEK VE SU'YUN HİKÂYESİ...

  • ÇİÇEK VE SU'YUN HİKÂYESİ...
    Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar.
    Ilk önceleri arkadaş olarak devam eder ilişkileri.
    Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için. 
    Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine siğmaz olur artık ve anlar ki suya asık olmuştur.
    Ilk kez asık olan çiçek etrafa kokular saçmaya baslar `Sırf senin hatırın için ey su,` diye.
    Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karsı bir şeyler hissetmeye baslar.
    Farkeder ki `Çiçege asık oldum.` Ama su da ilk defa asık oluyordur.
    Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek `Acaba su beni sevmiyor mu?` diye düşünmeye baslar.
    Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle... Halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye.
    Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya `Seni seviyorum.` der. Su `Ben de seni seviyorum.` diye cevaplar.
    Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya `Seni seviyorum.` der. Su `Ben de.` der. Çiçek sabırlıdır.
    Bekler, bekler, bekler... Artik öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur etrafa.
    Ve son kez suya `Seni seviyorum.` der. Su da `Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum.` der.
    Ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin.
    Yataklardadır çiçek, su da başında bekler öylece, çiçeğine yardımcı olmak için.
    Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki:
    `Seni ben gerçekten seviyorum.` Çok hüzünlenir su bu durum karşısında . ve son çare olarak bir doktor çağırır
    Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra söyle der doktor:
    `Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez.`
    Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye, ve sorar doktora `Hastalığı nedir?`
    Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki `Çiçeğin bir hastalığı yok dostum,
    bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için.` der.
    Ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece `Seni seviyorum.` yetmemektedir..








    • PANEL.DOGAKOLEJİ.COM

GÜL YAPRAĞI HİKÂYESİ...

GÜL YAPRAĞI
Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...

PAPATYA'NIN HİKÂYESİ..

Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış.
Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış.
Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış. Aradan uzun bir zaman geçmiş.

Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. " Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım" diye düşünmüş.
O sırada gözü yakın arkadaşı ballıbaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim" diye seslenmiş ballıbabaya.. Ballıbaba başını güçlükle papatyaya çevirmiş, gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. " Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız.
Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz" Papatya duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. " Peki, demiş. Ben neden hala ayaktayım?
Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. " Çünkü seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş. Papatya dostlarının birer birer yağmur sularıyla gidişini izlemeye dayanamazmış. " Hayır, diye isyan etmiş. Tükenişinize dayanamam. Ben gelecek yıl da burada olacaksam sizler de benimle kalmalısınız." "Nasıl olacak bu. Olanaksız" diye ağlıyormuş küçük çan çiçeği. Papatya kolay kolay vazgeçmezmiş ama. Dirençliymiş, kararlıymış. " Sizleri bırakamam demiş, hepiniz tohumlarınızı bana verin. Onları gelecek yıla kadar kendiminkilerle birlikte saklayacağım.Ya birlikte tükeniriz, ya birlikte yaşarız" Sonunda arkadaşlarını ikna etmiş. Hepsinin tohumlarını bir bir toplamış.Eh.. böyle bir dayanışmaya, böyle güçlü dostluğa kolay kolay rastlanmaz..Yeter ki kendi küçük de olsa, kocaman yüreğiyle bir papatyanın sevgisini taşıyabilelim. Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık. Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış.Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş, papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura, kara karşı direnmiş, dayanmış. Soğuk, zehir gibi havada tohumlar donmasın diye onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle durmadan güneşi aramış. Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş.Ama o zorlu kışı geçirmek kolay değil.

Toprağa öyle tutunmuş ki kökleri kalınlaşmış, soğuktan tohumları korumak için Sonra yaprakları uzamış, güneş izleyen yüzü büyümüş büyümüş.. Sıcak yüzlü ilkbahar geldiğinde dimdik ayakta bulmuş bizim güneş yüzlü çiçeği. Ama artık o bir Ayçiçeğiymiş.Hiç bir tohum zedelenmeden onunla yaşıyormuş. Dostluğun ölümsüz öyküsüdür Ayçiçeği, o gün bugündür güneşi izler dururmuş.Söylentiye göre dünyayı ve yürekleri aydınlatan güneş sevginin ta kendisiymiş.




KARDELEN VE HERCAİ'NİN HİKÂYESİ...

KARDELEN VE HERCAİ
Günümüzden yıllar önce birbirini çok seven iki çiçek varmış.
Bunlardan erkek olan,sevgilisini o kadar çok seviyormuş ki, baharda açtıklarında onu diğer çiçeklerden kıskanıyormuş.
Buna daha fazla dayanamayan erkek çiçek, baharda herkesin içinde açmak ve kalabalığın içinde kaybolmak yerine kışın dondurucu soğuğunda açarak, canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş. 
Yine bahar gelmiş.Tüm çiçekler açmış ve toprağı yedi renge boyamış.
Erkek çiçek kışın kurduğu hayallerini anlatmış sevgilisine.
Dişi çiçekte sevgilisinin bu fikrini çok beğenmiş ve bir daha ki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya söz vermişler.Bahar bitmiş yaz geçmiş ve kış gelmiş. Sevgilisine kavuşma hayalleri ile yerinde duramayan erkek çiçek, karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek yeryüzüne çıkmış.
Bembeyaz karlar içinde o renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış, aramış ama bulamamış.Ümidini yitiren çiçek bir süre sonra boynunu eğmiş ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetmiş.
İşte o günden sonra aşkı için kışın dondurucu soğuğuna bile aldırmadan karların içinde açan çiçeğe KARDELEN, ona sadık kalmayıp aldatan sevgiliye de HERCAİ denmiş...

30 Nisan 2015 Perşembe

ÇİÇEKLERİN HİKÂYELERİ...


ÇİÇEK HİKAYELERİ


Herkesin ve her şeyin bir hikayesi vardır bu hayatta. Ama doğru ama yanlış, bilinmez… Yalnız şu bir gerçek: İnanalım veya inanmayalım hikaye dinlemek hemen hemen herkesin hoşuna gider. Madem seviyoruz, biz de biraz hikaye anlatmak istedik sizlere. Hepimizin çok sevdiği, bakarken huzur bulduğu, renkleriyle içimizi kıpırdatan çiçekler… Peki, ya onların hikayesi nedir? Buyurun,yedi çiçek ve yedi hikaye… Anlatması bizden, inanması sizden!
Anemon
Aşk tanrıçası Afrodit ile fani Adonis birbirlerine aşık olurlar. Adonis bir gün ormanda avlanırken, Afrodit’in eski sevgilisi Ares ile karşılaşır. Adonis, Afrodit’in bir ölümlüye olan aşkını kıskanan Savaş Tanrısı Ares tarafından ormanda vurulur. Afrodit yetişene kadar Adonis ölür. Afrodit düzenlediği bir törenle sevgilisi Adonis’in vücudunu güzel kokularla ovalar ve onu kucaklayıp ölüler diyarına götürür. Bu esnada Adonis’in kan damlaları ile güzel kokular birbirine karışır ve yeryüzüne dökülerek birer çiçeğe dönüşürler. O zamandan beri bu çiçeğe Afrodit ile Adonis’in aşkı anısına Anemon denir.

Anemon Çiçeği
Narcissus-Nergis (Narkissos/Narcissos)
Narkissos, bir peri ile insanın çok yakışıklı ama bir o kadar kendini beğenmiş oğludur. Dağ perilerinden Ekho, Narkissos’a aşık olur, fakat aşkını ifade etmesinin imkanı yoktur. Ekho hiçbir zaman kendi konuşamamaktadır; ancak, uzaktan ve kendisi görünmeden
söylenenlerin son kelime veya hecesini tekrarlayabilmektedir. Narkissos bir gün arkadaşlarını ararken, “Biri var mı burada?” diye sorunca, Ekho da “burada” diye cevap verir. Bunun üzerine Narkissos da “gel” diye cevap verir. Zavallı Ekho, umut ve aşk içinde “gel” diyerek ortaya çıkar; fakat kendini beğenmiş Narkissos, Ekho’yu beğenmemiş olacak ki, ona pek yüz vermez ve çekip gider… Ekho çok üzülür ve umutsuzca dağlardaki mağaralara sığınır ve der ki: Dilerim, bir gün Narkissos da birini çok sever ve benim gibi sevdiğine kavuşamaz.” Çektiği acı Ekho’yu bitirir, kara sevda ile içine kapanarak ölür. Kemikleri kayalara, sesi ise bu kayalarda eko dediğimiz yankılara dönüşür.
Bir gün Narkissos dağda avlanırken ağaç ve yeşillikler içinde kaybolmuş bir pınara rastlar. Eğilip su içmek istediğinde suda gördüğü yansımaya büyülenir. Yerinden kalkamaz; Narkissos kendine aşık olmuştur… O ana dek kimseyi sevmediği kadar sevmiştir kendi görüntüsünü. O şekilde orada ne yemek yiyebilir ne su içebilir. Tıpkı Ekho gibi günden güne erimeye başlar. Pınarın kenarında sadece kendisini seyrederek yaşamını yitirir. Narkissos’un cesedinin yerinde bir çiçek bulurlar ve o çiçek de kendini beğenmişliğin sembolü nergistir.

Nergis Çiçeği
Sümbül
Kral Amyklos’un Hyakinthos adlı yakışıklı oğluna Güneş Tanrısı Apollon aşık olur. Samimiyetleri ve dostlukları çok ileri gittiğinden Eurotas’ın çiçekli kıyılarında disk atarak vakitlerini değerlendirirler. Fakat başı çelenklerle süslü, kelebek kanatlı ve sarışın Zephyros da Apollon gibi, güzel Hyakinthos’a aşıktır. Onun Apollon’la bu kadar samimi olmasını çekemez, adeta kıskançlıktan kudurur. Hyakinthos’a hastalık derecesinde bağlanan Zephyros bir gün fırsattan yararlanarak, Apollon’un diski, Hyakinthos’a attığı sırada bir hareketiyle diskin yolunu şaşırtır ve delikanlının kafasına çarptırır. Hyakinthos kafası patlamış, ağzından burnundan durmadan kanlar gelerek yere yığılır. Bu felaket karşısında deli divane olan Apollo, hemen sağlık tanrısı Asklepios’u çağırır ve ona en etkili ilaçları koymasını söyler. Ne yazık ki ilaçlar işe yaramaz ve Hyakinthos can verir. Kederinden ne yapacağını bilemeyen, yaz mevsiminin kızgın tanrısı şöyle bağırır: “Ey sevgili çocuk, ölüyorsun; senin taze ve güzel gençliğini ben kendi ellerimle yok ettim. Madem ki ben seninle mezara, yer altına gelemiyorum, madem ki benim yerim göklerdedir; istiyorum ki seni kendim gibi ölümsüz yapayım. İstiyorum ki seni, neşeli ve kudretli olduğum zamanlarda görebileyim, ışıklarımla seni okşayayım, koklayayım. Onun için seni çiçek yapacağım. Sen yaşayacaksın. Ben dünyaya yaklaştığım ve ilkbahar, kara kışı bozguna uğrattığı zaman sen topraktan baş kaldıracak, fışkıracaksın.” Apollon bu sözleri söyledikten sonra Hyakinthos’un kanının düştüğü yerden sümbül boy vermiştir.

Sümbül Çiçeği
Ters Lale (Ağlayan Gelin)
Hakkari’nin Cilo Dağları’nda yetişen ters lale, dünyanın en nadide çiçeklerinden biridir. Ağlayan gelin diye de anılan bu çiçeğin ismi temelde dinsel bir temaya dayanır. Hıristiyanların inanışına göre; İsa çarmıha gerilmeye giderken geçtiği yoldaki tüm çiçekler saygı ile eğilmişler, bir tek ters lale dik durmuş ama İsa’nın ona bakışları ve O’nun çarmıha gerilişi bu çiçeği o kadar utandırmış ki başını eğip o günden beri ağlarmış. Bu nedenle ters laleyi Hıristiyanlar kutsal sayarlar.

Ters Lale
Lale
Şirin’in aşkından çöllere düşen Ferhat kırılan kalbi ile dolaşırken gözyaşları çöle dökülür ve her damla kum tanelerinde kırmızı bir çiçeğe dönüşür. Gözyaşlarından doğan Bu çiçeğe lale denilmiştir. Kökü Anadolu’ya dayanan lale, yüzyıllar boyu bahçelerin baş tacı olmuş bir çiçektir. Osmanlı’da bir döneme ismini vermiş, daha sonra Osmanlı’nın çöküşü ile Anadolu’da unutulup Hollanda da yeniden doğmuştur. İlginç olansa bugün Hollanda’nın sahiplendiği bu Anadolu çiçeği o yıllardaki kıymeti nedeni ile oralara padişahların hediyesi olarak gitmiştir.

Lale
Gül
Çiçeklerin kraliçesi olan gül, Yunan mitolojisine göre Chloris adlı çiçek tanrıçası tarafından yaratılmıştır. Chloris bir gün ormanda ölü bir orman perisi bulur ve onu bir çiçeğe çevirir. Chloris, Aşk Tanrıçası Afrodit’i ve Şarap Tanrısı Dionysos’u bu çiçeğe birer hediye vermek üzere davet eder. Dionysus çiçeğe güzel ve hoş kokması için bir nektar, Afrodit ise güzellik verir. Batı Rüzgarı Tanrısı Zephyros bulutları uzaklaştırır, Güneş Tanrısı Apollo da parlayarak çiçeğin açmasını sağlar. Ve böylece Tanrıların yardımıyla çiçeklerin kraliçesi gül doğmuş olur.

Gül
İris
Latince’de “cennetin gözü” anlamına gelen, Zeus ve Hera’nın habercisi olan Gökkuşağı Tanrıçası İris, cennetten aldığı haberleri gökkuşağından geçerek dünyaya taşırmış. İris çiçeği, taşıdığı renkler ve çizgiler nedeniyle adını bu tanrıçadan alır. Göze rengini veren damarlı bölgeye iris denmesi sebebiyle Eski Yunan’da her insanın cennetten bir parça taşıdığına inanılırmış.

İris Çiçeği
Her çiçek için kültürlere ve toplumlara göre değişen hikayeler bulmak mümkün. Yedi çiçek için anlattığımız bu hikayeler bilinenlerin yalnızca biri. Sizin de hayatınızdan hikayeler eksik olmasın…

14 Nisan 2015 Salı

KÂBE'MİZ...

Kabe’nin Yapısı
Kâbe’nin duvarları Mekke tepelerinden getirilen toplam 1614 adet siyah taştan yapılmıştır. 25 cm yükseklikte ve 30 cm kadar çıkıntılı bir mermer kaide üzerinde bulunmaktadır.
Kâbe kapısının bulunduğu duvarın boyu 12 metre, yan duvarları 10 metredir. Yerden yaklaşık 2,5 m yükseklikte bulunan Kâbe kapısı, yer yer gümüş kaplamalı olup altın yaldızlarla süslüdür Bu kapıya daraç denen, tekerlekli özel bir merdivenle çıkılır.
Kabe'nin İçi
Kâbe’nin tabanı ve duvarları beyaz ve yeşil mermerler ile kaplıdır. Kapıdan içeri girdiğinizde tam karşısındaki duvarda 9 oyma ve 1 adet altın olmak üzere toplam 10 kabartma levha vardır. Altın kabartmalı ve üzerinde ayetler olan levha aslında bir kapı ve Kâbe’nin çatısına çıkan merdivene açılmaktadır.
Kâbe’nin içi 145 metrekare bir alana sahip olup tavanı üç ahşap sütun üzerine oturtulmuştur. Ahşap sütunlar arasında altın ve gümüş kandiller asılıdır. Kâbe’nin içinde ayrıca işlemeli tahta bir sandık, tütsü ocağı ve metal zemzem ibrikleri vardır. Kâbe’nin içinde kıble söz konusu olmadığı için her yöne namaz kılınabilmektedir.
https://www.youtube.com/watch?v=jeQz8DO6kdI
https://www.youtube.com/watch?v=A1IRMG34Gyw
Kâbe'nin İçini Gösteren ViDEO : http://youtu.be/zwb0Bnbvfn0VİDEO (KÂBE'MİZİN İÇİ)http://youtu.be/zwb0Bnbvfn0https://www.youtube.com/watch?v=J7ace2mu-dw

21 Mart 2015 Cumartesi

DEYİMLERİMİZ VE HİKÂYELERİ...



''GEMİLERİ YAKTIK!''
Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir. Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çıtır çıtır yanan ordu şok geçirmiştir. Sezar, ''gördüğünüz gibi gemileri yaktık, artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar. Savaş Sezar'ın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır.


*

''DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR''
Dönem II.Mahmut dönemi ve Kavalalı Mehmet Paşa Mısır Valisi dir.
Kendine aşırı güvenen Kavalalı Mehmet Paşa nın amacı
önce Suriye ,ardında Osmanlı yı ele geçirmektir .
Oğlu İbrahim Paşa ,Suriyeyi ele geçirmiş Osmanlının yolladığı gücüde yenmişti.
İstanbula doğru yola çıkmıştı.
II. Mahmut ,ordunun o an için bunlarla başedebilecek vaziyette olmadığından
Ruslarda yardım isteme taraftarıdır. Rus çarı Nikoladan yardım ister.
Bir Osmanlı sultanın Ruslardan yardım istemesi yadırganır.
Bir takım vezirler ‘’bu nasıl işdür?’’ diye mırıldanınca,
Sultan Mahmut Ne yapalım? Düştük denize sarılırız yılana der.

*


''KAZ GİBİ YOLMAK''

Pek çok şekilde anlatılır,ben birisini anlatayım.
Padişah yanında veziri ile birlikte tebdil-ikıyafet yola düşmüş.Bir evin önünden geçerken bahçede çalışan bir kız görmüş.
Selamdan sonra aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:
-Bacanız eğri
-Baca eğri ama dumanı doğru tüter.
-Annen nerde?
-Biri iki etmeye gitti.
-Baban nerde?
-Azı çok etmeye gitti.
-Sana bir kaz göndersem yolar mısın?
-Hem de ciyaklamadan.
Vezirle birlikte kızın yanından ayrılmışlar fakat vezir merak içinde.Konuşmalardan hir şey anlamamış.Ne konuştuklarını sormuş padişaha.Padişah;sen vezirsin anlamış olman gerekirdi,akşama kadar ya açıklarsın ya da kellen gider demiş.
Vezir padişahı saraya bıraktıktan sonra gerisi geri kızın yanına dönmüş.Padişahla ne konuştuklarını sormuş.
Kız:
Bir kese altın verirsen söylerim.
Almış bir kese altını ve
-Padişah bana bacanız eğri derken gözümün şaşı olduğunu ima etti ben de gözüm şaşı ama doğru görüyorum dedim.
-Ya ikinci soru?
Tekrar bir kese altın alan kız
-Benim annem ebedir bir kadını doğum yaptırmaya gitti dedim.
Tekrar bir kese altın
-Babam çiftçidir tarlaya tohum ekmeye gitti dedim.
-Ya bir kaz göndersem yolar mısın?derken vezir başına geleni anlamış.

*


'DOKUZ DOĞURMAK''

Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uygulamış.
Bir gece o saatlerde yasağa uymayan yada sokakta olan insanları Zaptiyeler toplayıp
Karakol avlusuna getirmişler,bu sorguyuda bizzat Tahir paşa yapmış,
Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş.
Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş.
‘’Yahu sen? Tellakları duymadınmı?Ne diye sokaktasın bu vakitte?
Adam bir telaşlı bir terli;
‘’Paşa hazretleri ,karım doğuruyordu.Valla ebe aramaya çıktım.Bir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beni.Zavallı karım ne haldedir bilmiyorum ‘’ demiş.
Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysada sakallarını sıvazlayıp,
‘’Seni bu kez affediyorum.Amma, o karın olacak Hatuna söyle ,bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın ‘’demiş.
Adam kan ter koşa koşa eve gelip,komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa gelmiş.
Adam;’’Nasılsın?Nemiz oldu ‘’ demiş.
Karısıda ‘’ Sen ne biçim adamsın Ebe bulamaya diye gititin? Kim bilir nerelerde eğlendin?
Sen benim nasıl doğurduğumu biliyormusun ? demiş.

Adam ise hararetle,
‘’Ah bre hatun sen neler diyosun??
Sen bir kere doğurdun.
Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum.’’ demiş.


*


''BU İŞ İNADA BİNDİ''

Adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış .
Bunu bilen bir arkadaşı da yahu şu mübarek ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl demiş.
O da tamam tamam kılarız. iki rekat deyip teravih namazına gitmiş. 
Teravih başlamış. bir-iki-dört derken namaz devam ediyor.
Bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna ,
evlat sen eve git "bu iş inada bindi" demiş.





*



''LÂFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ''
Bu deyimin de çok ilginç bir hikâyesi var. Bir zamanlar İstanbul'da Aksi Yusuf adında bir peynir tüccarı varmış. Bu tüccar çıkarcı ve cimri kişiymiş. Trakya'dan getirdiği peynirleri İstanbul'da satar, artanı da deniz yoluyla İzmir'e gönderirmiş. İzmir'de peynir fiyatları yükseldikçe elinde ne kadar mal varsa gemilere yükletir, ama taşıma ücretini peşin vermeyerek kaptanları yalanlarıyla oyalar durur.
- "Hele peynirler sağ sâlim varsın, istediğiniz parayı fazla fazla veririm" diye vaatlerde bulunurmuş. Birkaç kez aldanan gemi kaptanlarından birisi yine İzmir'e doğru yola çıkmak üzere iken sinirlenmiş ve şöyle demiş.
- Efendi, tayfalarıma para ödeyeceğim. Gemimin kalkması için masrafım var. Parayı peşin ödemezsen Sarayburnu'nu bile dönmem.
Aksi Yusuf :
" Hele peynirler sağ salim varsın..." demeye başlayacakmış ki, Gemici:
-Efendi "Lâfla peynir gemisi yürümez." sözünü yapıştırıvermiş ve sözlerine "geminin yürümesi için kömür lâzım, yağ lâzım" diyerek devam etmiş. 
Bu sözler üzerine Aksi Yusuf parayı ödemiş. O gün akşama kadar şu tek cümleyi sayıklayıp durmuş. "LÂFLA PEYNİR GEMİSİ YÜRÜMEZ HA!" bu söz daha sonra iş yapmayıp sadece boş konuşanlar için söylenmeye başlanarak deyimleşip güzel Türkçe'mize yerleşmiş.



*
''TOPRAĞI BOL OLMAK''
İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım eşyaları ile birlikte gömülürlerdi. Tanrılarına sunmak ve öte dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak ile takılardan oluşurdu. Türk Beyleri de İslamiyetten önceki zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi. Eski medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır.
Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış, nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı kanunsuz yollara sevk etmiştir. Höyüklerdeki hazineler de zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük höyükler yapılır olmuş. O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne atmaları gelenek halini almış. Öyle ya, mezarın üzerinde toprak ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu. Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi bulunacaktır. Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak" deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder. Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır.

*


''YANLIŞ HESAP BAĞDAT'TAN DÖNER''

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelir.Tüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılır.Daha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş.
Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır.
Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat –Hicaz ve Mısıra seferine çıkar.

Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor döner.bende bu parayı işletirim. diye düşünür.

Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler.
Tüccarın yaptığı hileyi anlar.Kervan Bağdat’a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
-Siz beni Bağdatta bekleyin. der.
İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar. 

Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurar.İstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister.

Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir.
Tüccara ,
-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsiniz.Biz Hicaza gideceğiz.Size bu iki çantayı emanet etmek istiyoruz.derler.

Çantaları açıp tüccara gösterirler.Çantaların için inci.altın,pırlanta envayi çeşit müccevher.

-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsun.bize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsın.derler.

Bunları duyan tüccar sevinçten uçar.Kadınları hürmet ,ziyafet.
Bu sırada kervancı içeri girer,
Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
-Yahu hoşgeldin.bizim hesapta bir yanlışlık olmuş .paralarını ayırdım.Çocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin.Ben kul hakkı yemem kardeşim. der.

Parayı hemen verir.
Bu sırada kadınlar, –Biz bu sene gitmekten vazgeçtik .Kısmetse seneye !.deyip dükkan
çıkarlar.

Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen mısıra gidecektin .yaktın beni! diye bağırır.
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan dödürür.der ve yoluna gider.



*
''MÜREKKEP YALAMAK''
Uzun yıllar tahsil görmüş, ilim öğrenmiş kişiler hakkında "mürekkep yalamış" denir. Bu deyim bize matbaadan evvelki zamanların elyazması kitapları ve hattatları, yahut müstensihlerin yadigarıdır.
El yazması kitapların sayfaları hazırlanırken pürüzleri kaybolsun ve kalemin kayganlığı sağlanssın diye parşömenlerin üzeri aher denilen bir tür sıvı ile cilalanır ardın da mühürlenirmiş. Aher, yumurt akı ve nişasta ile hazırlanan muhallebi kıvamında bir hamule olup kağıt üzerinde bir tabaka oluşturur. Kitap kurtlarının pek sevdiği aher, aslında suyu görünce hemen erir. Aherlerin bu özelliğinden dolayı eski zmanların hattatları yahut kopya usulü kitap çoğaltan zenaatkarları (müstensihler), bir hata yaptıkları vakit onu silmek için (mürekkep silgisi henüz icad edilmemiştir) serçe parmaklarının ucunu ağızlarında ıslatıp hatalı harf veya kelimenin üzerine sürerler, böylece zemindeki aher dağılır ve aherle birlikte hata da kendiliğinden kaybolup gidermiş. Bazen bütün bir cümlenin silinmesi gerektiğinde aynı işlemitekrarlamak gerekir, hattatın serçe parmağına gelen mürekkep ister istemez diline geçer, böylece hattat mürekkebi yalamış olur.
Mürekkep bezir isinden hazırlandığı için suda çözülmesi tabidir. Bu yüzden el yazması eserler asla su ve türevleri ile temas ettirilmez. Ancak kitap henüz yazılma aşamasındayken mürekkebin bu özelliği hattatların işine yarar, gerek divitlerin ucunda kalan mürekkep lekelerini gidermek ve temizlemek, gerekse sayfaya küçük bir tırfil yahut imla koymak için diviti tekrar mürekkebe bandırarak israf etmek yerine ucunu dillerine değdirir ve oradaki mürekkebin çözülüp kullanılmasını sağlarlarmış. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Bu durumda da dillerinin mürekkep olması, yani mürekkebi yalamış olmaları kaçınılmazdır. Sonuçta eskiler, bir insanın yaladığı mürekkep miktarca ilminin ziyadeleştiğini varsayarlar ve okuma yazma bilenlerin pek az olduğu çağlarda azıcık da olsa mürekkep yalamış olmayı toplum içinde saygı alameti olarak alırlarmış.


*


''KÜPLERE BİNMEK''

Vakti zamanında bir köy câmisinde, vâiz efendi cemâate nasihat ediyormuş. Kurban Bayramı'nın arafesi imiş. Vâiz:

"Ey Muhammed ümmeti!" demiş. "Yarın kurbanlarınızı keseceksiniz. Bilesiniz ki bu büyük bir sevaptır. Kestiğiniz kurbanları Allâh kabûl etsin. Şunu unutmayın ki köyümüzde fakir fukara çoktur. Fukaraya et dağıtınız. Evceğizleri şenlensin. Hem böylece sevâbınıza sevap katarsınız. Bugün kurban ettiğiniz hayvanlar, yarın Sırat Köprüsü'nde sizlere binek olacak."

Cemâatin içinde saf yürekli bir delikanlı varmış. Buncağızın anası olacak kadın pek bi' cimriymiş. Kurbanı kesmesine kesermiş ama zırnık lokma kimselere dağıtmaz, kavurma eder küplere bastırırmış. Delikanlı vaazdan sonra usul usul vâiz efendinin yanına varıp:

"Hocam, benim anam kurban kesmesine keser de kimselere dağıtmaz, kavurma eder küplere bastırır. Acaba o sıratta neye binecek?" diye sormuş.

Vâiz, delikanlının bu samîmi sorusuna şakayla karışık cevap vermiş:

"Oğlum senin anan da küplere binecek!"

***

Bu deyim, hikâyesindeki anlamından çok farklı olarak, "çok kızmak, öfkeden delirmek" mânâsında kullanılır.


*




“AVUCUNU YALA”
Bu deyim, kışın karlı ve soğuk havalarda inine kapanarak, tabanlarının altını yalamak suretiyle karın doyurmaya uğraşan ayıların hareketinden alınmadır. Çünkü ayılar kışın arasa da yiyecek bulamaz hareket edecek olsa da, boşuna enerji tüketmiş olur. Bunu iyi bilen ayılar kış uykusuna yatar. Ayağını yalamakla yetinir yazın gelmesini bekler. Başka yapacak bir şeyi yoktur.

*
“AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI”
(Bir zorluğu çözümlerken, bir engeli ortadan kaldırmaya çalışırken bazen hiç beklenmedik sürpriz olaylar çıkar ve daha büyük engeller karşınıza dikilir. Böyle durumlarda bu deyim kullanılır.) Deyimin öyküsü Osmanlı tarihine dayanır. Yavuz Sultan Selimin Yemen’i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen’de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar. Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek
halinde yığılmış. Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına: -Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu tanrımız, Kabe’ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını güldürmüş.


*


“ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK (ÇİZMEYİ AŞMAK”
 19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris’te bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.
-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.
-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.
-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?
-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,
-Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!


*


“ÇAM DEVİRMEK”
Zengin bir adamın, Göztepe Erenköy taraflarında, sekiz on dönüm bahçeli, büyük bir köşkü varmış. Adam bu bahçenin bir köşesine bir bina daha yaptırmaya karar vermiş. Eski binalar hep ahşap yapıldığı için, gereken keresteyi tomruk halinde getirtmiş ve inşaat yaptıracağı yere istif ettirmiş. Bu tomrukların içinde çam, gürgen, meşe ve ceviz ağaçları da bulunuyormuş. Sayfiye mevsimi olmadığı için Nişantaşı’ndaki konağında oturan zengin adam bir sabah, köşküne gitmiş ve köşkün saf bekçisine emir vermiş:
-Bir hızarcı bul, bahçedeki ağaçların arasındaki çamları biçtir, tahta ve kalas yaptır demiş.
Saf uşak da efendisinin emri üzerine hızarcıları bulmuş. Çam tomrukları yerine, köşkün bahçesinde ne kadar kıymetli çam ağacı varsa kestirip devirmiş. Bu akılsız uşağın adı, çam deviren uşak kalmış.



*


“DEVLET KUŞU KONMAK”
Bir rivayete göre, vaktiyle İran’da hükümdarlar öldüğü zaman, bütün şehir halkı sarayın önündeki meydanda toplanırmış. Sarayın balkonundan, adına devlet kuşu denilen bir kuş uçurulur, kimin başına konarsa, o adam ülkeye hükümdar olurmuş. Gerçi tarihte, gerek İsa’dan önce İran’da yaşayan Medler ve Persler, gerek İsa’dan sonra yaşayan kavimler zamanında, böyle garip bir yolla hükümdar seçildiğini gösterir bir kayıt yoktur; üstelik böyle bir seçim yapılmış olması, mantığa da uygun düşmemektedir. Ama hak etmediği yerlere, şans eseri gelenler için, ‘başına devlet kuşu kondu’ denmesi, yukarıda sözü edilen masaldan gelmiş olsa, yerinde ve anlamlı bir sözdür.



*
“AKLA KARAYI SEÇMEK”
(Bir işin üstesinden gelene kadar çok zorluk çekmek, güçlükle başarmak) Dinimize göre, Sabah namazının kılınma vakti, güneş doğuncaya kadar geçerlidir. Ortalık ağarmaya başlayıp da ak iplik ile kara iplik birbirinden seçilinceye kadar Sabah namazı kılma süresi devam eder. Ağır hastalar bütün gece sancı ve ızdırap içinde kıvranarak uyuyamadıklarından, Sabahı zor ederler.


*
“AĞZINDAN BAKLAYI ÇIKARMAK”
( Sabrı tükenip, o zamana kadar söylemediğini söyleyivermek anlamında bir deyim.) Eski zamanlarda çok küfürbaz bir adam varmış. Memleketin müftüsü bu adamı çağırıp sık sık nasihat edermiş. Küfür edeceği sırada aklına gelip, vazgeçmesi için de ağzında bir bakla tanesi tutmasını önermiş. Bir gün yine müftü efendi bu adama nasihat ederken, münasebetsizin biri içeri girmiş ve müftüye sormuş:
-Müftü efendi, sağdıcım öldü. Bana mirasının kaçta kaçı isabet eder?
Canı sıkılan müftü, küfürbaza dönmüş:
-Çıkar ağzından şu baklayı da, bu herife gerekli cevabı kendi usulüne göre sen ver, demiş.

Dilimizdeki”Ana gibi yar,Bağdat gibi diyar olmaz.” sözünün aslı muhtemelen “Ane gibi yar;Bağdat gibi diyar olmaz.”şeklindedir.Çünkü sözün aslındaki Ane kelimesi,Bağdat yakınlarındaki sarp bir uçurumun kuşattığı dik bir geçidin adıdır. Bağdat gibi(güzel)şehir,Ane gibi de (sarp,ama manzaralı)yar(uçurum) olmaz,demeye gelir.Ancak,siz Bağdat’ın Osmanlı Türkü için önemine bakınız ki oradaki Ane’yi anne yapıvermiş.Tıpkı”Yanlış hesap Bağdat’tan döner.”sözüyle Bağdat’ın eskiden beri bir ilim merkezi olduğunun altının çizilmesi gibi.


*
“İKİ DİRHEM BİR ÇEKİRDEK”
Giyim kuşamına özen göstermiş,şık ve süslü kıyafetleriyle dikkat çeken insanlar hakkında sık sık”iki dirhem bir çekirdek” sözü kullanılır. Bu yakıştırma,ağırlık ölçüsü olarak okkanın kullanıldığı eski devirlerden kalmadır.Belki biliyorsunuz,bir okka,bugünkü ölçülerle 1283 gramtutar.Okkanın dört yüzde birine,dirhem adı verilir(Şimdiki gram ile aynı birim olduğunu sanarak gram diyecek yerde dirhem denilmesi hatalıdır.).Dirhem,daha ziyade hassas teraziler için kullanılan bir ölçüdür. Ancak sarraflar,dirhemden daha hassas ölçümler için bir ağırlık birimi daha kullanırlar.Buna çekirdek denir ki toplam 5 santigram karşılığıdır. Eski devirlerin en kıymetli parası olan bir Osmanlı altını,toplam iki dirhem bir çekirdek ağırlığa sahiptir. Bu durumda süslenmiş kimselere,iki dirhem bir çekirdek yakıştırmasında bulunanlar,mecaz yoluyla onlara altın demiş olurlar ki bizce pek zarif bir nüktedir.



*
“GÜME GİTMEK”
Zamanında yeniçeriler suçluları yakalayıp zindana kapatırlarken “HOOOPPP GÜM” şeklinde nara atarlarmış.Ancak aynı “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünde olduğu gibi bazen zindana atılanlar arasında suçu olmayanlar yani masum kişiler de bulunurmuş. İşte halk suçsuz bir vatandaşın zindana atıldığında,günahsız yere hapse götürülüyor anlamında “ADAMCAĞIZ GÜME GİTTİ,YAZIK OLDU” demiş…


*

''KOZUNU PAYLAŞMAK''
Koz, ceviz manasına gelir.Eskiden Kastamonu’nun iki köyü arasında ortak olarak kullanılan bir cevizlik vardı. Ceviz toplama mevsimi gelince bir gün belirlenir ve iki köy halkı cevizlikte buluşur cevizleri paylaşırlardı. Ancak her seferinde haksızlık olduğu ileri sürülerek kavga çıkardı.Hatta olay öyle bir seviyeye geldi ki,köylerde kavgaya müsait eli sopa tutan delikanlılar koz paylaşma gününden önce günlerce hazırlık yaparlardı. Bir ana oğlunun büyüdüğünü anlatmak için,”BENİM OĞLAN KOZUNU PAYLAŞACAK ÇAĞA GELDİ” derdi…


*
“FOYASI MEYDANA ÇIKMAK”
Kuyumcular yaptıkları yüzük,küpe,gerdanlık gibi ziynet eşyalarının üzerine mücevherin ışığı daha iyi yansıtması ve parlaklığının artması için FOYA adı verilen bir madde sürerler.Zamanla sürülen bu foya dökülür.Bu duruma foyası çıkmış denilir. Halk arasında yalan söyleyen, sahtekarlık yapan kişilerin yalanları ortaya çıktığında “foyası meydana çıktı” şeklinde benzetme yapılır…


*
“SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK”
Vaktiyle bir ova köyünde köylüler tarlalarını sulamak için,ırmağın suyunu nöbetleşe kullanmak üzere anlaşmışlar. Irmak boyunda bulunan tarlalar ,açılan kanallar vasıtasıyla sıra ile sulanıyor,herkes ziraatıyla meşgul oluyormuş. Köyün açıkgözlerinden birisi,daha fazla su alabilmek için tarlasında derin ama ince bir kanal kazıp ırmaktan su çalmayı aklına koymuş.Kanalı gizleme maksadıyla da üzerini çalı çırpı ve taşlarla örtüp araziye uydurmuş.




*
“İPSİZ SAPSIZ”
Şimdi olduğu gibi eskiden de Anadolu’dan İstanbul’a çalışmak üzere adamlar gelir,bunların çoğu da herhangi bir mesleğe sahip olmadıklarından ya hamallıkla, yahut kazma kürekle çalışarak işe başlarlarmış.Bunların içinden öyleleri olurmuş ki hamallık yapmak için de ne bir kazma veya kürekleri bulunurmuş. Bir ip veya tutacak bir sap sahibi olmayan bu kişiler için söylenen ipsiz sapsız deyimi de yaramayan adamlar hakkında tahkir anlamında kullanılmıştır.




*
“ÇADIRINI BAŞINA YIKMAK”
Osmanlı hükümdarları, sefer esasında hareketlerinden ve hizmetlerinden hoşnut olmadıkları vezirlerini azletmek için kaldıkları çadırın direklerini söktürüp başlarına yıktırırlardır.Bu hareket iktidardan düşme manâsına eski Türk geleneklerinde mevcut olup Orta Asya’dan itibaren uygulanmıştır. Fatih’in,Karaman seferi sırasında Mahmud Paşa’nın;Yavuz’un da çaldıran dönüşünde Hersekzade Ahmed Paşa ile Dukaginoğlu Ahmed Paşa’nın çadırlarını başlarına yıktırdıkları meşhurdur.



*
“ARABIN DERDİ KIRMIZI PABUÇ”
İşin aslını savsaklayıp, önemsiz ayrıntılar üzerinde duranlar, gereksiz ve fantezi isteklerde bulunan kimseler için kullanılan bir deyim. 18. yüzyılda II. Osman ve III. Mustafa devirlerinin Sadrazamı olan ve Şair Fitnat Hanımla aralarında âşk hikâyeleri bulunan Şair Koca Ragıp Paşa, bir gece konağının kütüphanesinde devlet işleri üzerinde çalışırken çok yorulmuş. Bir aralık kapı açılmış, içeriye Arap Dadı girmiş:
- Bâşâ afandi hazretleri, demiş. Biz yarın kuşuk hanım afandi ile Göksu’ya gideceğiz. Acaba bendeniz pembe meşlahı mı giysem, yoksa filiziyi mi? Hanim afandilerle bahse tutuştuk; acaba bana hangisi daha çok yakışır? Paşa lâ havle çekerek pembeleri önermiş. Dadı:
- Öyle ise yarın sabah bir çift kırmızı pabuç isterim, demez mi?
Arap çıkınca Paşa ellerini kaldırıp Allah’a yalvarmış:
- Yarabbi, şu arabın aklını bana bir gecelik emanet ver de rahat bir uyku uyuyayım. Benim derdim devleti ayakta tutmak, arabın derdi kırmızı pabuç.




*
“İPTEN ADAM ALMAK”
Halk arasında “ipten adam almak” diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır. “Çok başarılı bir avukat ipten adam alır” gibisinden.
Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş. O suçun cezası “idam”. Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş.Avukat demiş ki:
- Merak etme… Ben seni kurtarırım.,
Mahkeme başlamış. Avukat savunmasını yapmış. Ve hakim kararını açıklamış.
-İdam!..
Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
-Merak etme, seni kurtarırım.
-Nasıl?
-Bu işin temyizi var… Temyiz, idamı bozacak.
Dava dosyası temyize gitmiş. Temyiz mahkemesinin kararı:
-Mahkeme kararının onanmasına… İdam!
Adam “hani beni kurtaracaktın” diye avukatına çıkışmış. Avukat hala sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Daha her şey bitmedi. Konu, Avam Kamarasına gelecek.
Gerçekten, Avam Kamarası’na gelmiş. Konuşulmuş. Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!…
Adam sinirli mi sinirli. Avukat da sakin mi sakin:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir. Endişen olmasın. Lordlar Kamarası toplanmış.
Olayı incelemiş. Kararını vermiş:
-İdam!…
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak. Ama avukat hiç oralı değil:
-Merak etme. Seni kurtarırım. Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez. Kraliçe bu kararı bozar.
Dosya kraliçe’nin önüne gelmiş. Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!…
Londra’da bir meydanda idam sehpası kurulmuş. Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada. Adamı idam sehpasına çıkarmışlar. Adamın avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş. Avukat ise adama “sus” işareti yapmaktaymış; “Merak etme, seni kurtarırım.” gibisinden. Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş. Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş. Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış, cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş. Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış. Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
-Avukat… Sen yaptın?
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam… Siz de onu idam ettiniz… Ama yasada “idam edilerek öldürülür” diye bir hüküm yok… Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır. Bunun üzerine İngiltere’de bir hukuk tartışması başlamış. Kraliçe , avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş. Ve İngiliz Ceza Yasası’nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş.
- İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür…





*
“ALTINDAN ÇAPANOĞLU ÇIKMAK''
(Girişilen bir işte beklenmedik tehlike, zorluk ve sorunlarla karşılaşmak.) Tarihimizde Çapanoğlu lakabıyla anılan bir sülale vardır. Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa bu sülalenin ilk tanınmış kişisi olup 1764 yılında Sivas valisi iken önce azledilmiş ardından da idam ettirilmiştir. Ahmet Paşa’nın büyük oğlu Mustafa Bey ve ardından da küçük oğlu Süleyman Bey vali olurlar. Süleyman Bey bu sülalenin şöhretini afaka salmış bireyidir. Yozgat şehrini bayındır hale getiren ve Osmanlı hükümet boşluğundan istifade ile Amasya, Ankara, Elazığ, Kayseri, Maraş, Niğde ve Tarsus’u içine alan bir hükümet kurup adım Celaliler listesinin serlevhasına yazdıran odur. Süleyman Bey zamanında sadece halk arasında değil; devlet kademelerinde de Çapanoğlu adı korku ve çekingenlikle anılmaya başlar. İşte o dönemde devlet memurlarından biri, verilecek bir yolsuzluk kararını kovuşturmak üzere müfettiş tayin olunur. Araştırmaları ona, Çapanoğullarından birkaç kişinin de yolsuzluklarda parmağı olduğunu gösterir. Çapanoğlu Süleyman Bey’in nüfuzundan çekinen memur, durumu yakın bir arkadaşına anlatıp fikrini ister. Aldığı cevap şöyledir:
-Bu işi fazla kurcalama; altından Çapanoğlu çıkarsa başın belada demektir!..
Müfettiş ne yapsın; soruşturmalarını yarıda bırakıp yuvarlak cümleler ile sonucu ilgili mercilere bildirir. Çapanoğlu Süleyman Bey yaşadığı zamanda takvimler 1700′lü yılların sonuna yaklaşmaktaydı. Şimdi 2000′li yıllardayız ve bir yerlerde yolları daima bir Çapanoğlu kesmiş oluyor.



*
“PABUCU DAMA ATILMAK”
Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı. Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu. Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.


*
“AĞZINA TÜKÜRMEK”
Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi. Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir. Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır. Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini “ağzına tükürdüğüm” veya “ağzına tüküreyim” gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, “bu konuda ben onun ağzına tükürürüm!” diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır. Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür: Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii’nin meclisinde,
-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm. Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi.
Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır’ın feyiz verici nefesine mashar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:
- Be ahmak, öyle değil. Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş!..



*
“MANGALDA KÜL BIRAKMAMAK”
Deyim Osmanlı zamanından günümüze gelmekte.Yeniçeri ocağına alınacak gençler sırf erkeklerden oluşan bu ocağa alınan gençler bir heyet önüne çıkarılıp külle dolu olan mangala yellenmesi söyleniyormuş.Genç,az kül kaldırırsa ocağa alınıyor çok kül kaldırırsa cinsel tercihinin farklı olduğu düşünülüp ocağa kesinlikle alınmıyormuş


*
“MESCİT YAPILMADAN KÖRLER DİZİLDİ”
Zamanında İstanbul’un işlek caddelerinden birine yeni bir mescit yapılması kararlaştırılmış. Bunu duyan dilenciler yeni ekmek kapısı açılıyor diye bayram yapmışlar. Körler bunu duymuş, bahsi geçen yere gidip el açmaya başlamışlar. Bunu gören inşaat ustalarından biri de: “Ooo! Biz mesciti yapmadan, körler dizildi bile” demiş. Bu söz ahalinin hoşuna gider ve günümüze kadar gelir.


*
“BUYURUN CENAZE NAMAZINA”
IV. Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyar ve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır. bugünkü Üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs. içildiğini istihbarat alır. Derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider. Selam verir, oturur. Kahveci yanına gelip; “Baba erenler kahve içer mi” diye sorar. Padişah “Evet” der.
Kahveci: “Tütün içer misin?”
Padişah: “Hayır”.
Kahveci işkillenir.Tütün içmiyor da ne işi var burada. Zaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri var. Eli titreye titreye kahveyi götürür.
-Baba erenler ismini bağışlar mı?
-Murad.
-Peki isimde sultan da var mı?
-Elbette var.
Deyince kahvecinin bet benizi atar. Zangır zangır titrer ve “Öyleyse buyrun cenaze namazına” der, olduğu yere yığılır. IV. Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder.


*

“HOŞAFIN YAĞI KESİLDİ”
Yeniçeri ocaklarında efrada yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu üzeri ayet ve dualar yazılı kallavi koca kepçe ile evvela yağlı yemekleri ve pilavı dağıtır, sonra da hoşaflara daldırırmış. Hal böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir parmak kalınlığında yağ tabakası yüzermiş. Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vererek “Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan evvel temiz iken hoşafları dağıt, sonra yemek tevziatına geç…” demiş. Demiş amma, bu sefer sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler isyan bayrağını çekmişler:
- “Hakkımızı yiyorlar, istihkakımızdan çalıyorlar, zira hoşafın yağını bile kestiler, yağlı hoşaf isterük…” diye bağırmışlar.



-
“ATMA RECEP HEPİMİZ DİN KARDEŞİYİZ”
Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu. Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar. Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:
- “More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız.”
Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar. Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:
- “More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çolukumuz çocukumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım” şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:
- “Atma Recep biz de din kardeşiyiz…” deyince Arnavut Recep şaşırır.



*
“DİMYATA PİRİNCE GİDERKEN EVDEKİ BULGURDAN OLMAK”
Dimyat Mısır’da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir. Eskiden Mısır’ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye’ye gelirdi. Dimyat’a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar. Binbir müşkilat içinde Türkiye’ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş. İstanbul’dan kalkmış, memleketi olan Karaman’a gitmiş. O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar. “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” sözünün aslı buradan kalmıştır.


*
“KOL GEZMEK”
Osmanlılar zamanında şehir ve kasabaların asayişini muhafaza maksadıyla zabıta memurlarının dolaşması. Kola çıkmak. Tanzimat’ tan evvel sadrazamlar, yeniçeri ağaları, kaptan paşalar kola çıkarlar, yolsuz hareketi görülenleri cezalandırırlardı. Tanzimat’ tan sonra kurulan zaptiyelerin ve daha sonra polislerle jandarmaların gece ve gündüz, inzibat ve asayişin temini maksadıyla, çarşı pazarlarla mahalle aralarında dolaşmalarına da ” kol gezmek ” denirdi. Yine bu manada ” devriye gezmek ” tabiri de kullanılırdı. Geceleri sokakta fenersiz gezmesinden dolayı sekil ve kıyafetinde, kendinde şüphe uyandıran kimseler de kol gezenler tarafından çevrilir ve bunlar karakola ve zindana gönderilmeyip sabaha kadar çalıştırılmak suretiyle cezalandırılmak üzere mahalle hamamının külhanına gönderilirdi. İstanbul’ un hemen her mahallesinde bulunan hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve acık bulundurulması adetti. Oldukça ağır ve pis islerden sayılan külhancılık eskiden ekseriyetle Ermeniler tarafından görülürdü. Külhancılar, devriye tarafından yakalanıp kendilerine teslim olunanları sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırırlar ve sabahleyin üstleri başları kurum ve kir içinde bunları salıverirlerdi. Fenersiz gezen hüviyeti meçhul adamların bu suretle hamamlara teslim edilmesi hem kol gezenleri karakola kadar gitme zahmetinden kurtarır, hem de bir daha kimsenin fenersiz gezmemelerini temin ederdi. Kol gezenlerin tatbik ettikleri bu cezalar kanuni olmaktan ziyade örfi idi.


*
“ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK”
Padişahlardan bir tanesi dalkavuğuna çok kızmıştır. Kelleni alacağım senin demiştir. Beri taraftan, dalkavuğunun aslında çok imrendiği zekâsıyla da alay etmek gelir aklına;
- ” Amma ” der. “Öyle bir şey yap, öyle bir şey söyle ki özrün kabahatinden büyük olsun! O zaman kelleni kurtaracaksın”
Arkasını dönüp sofaya doğru geçen Padişahın kararının kesin olduğunu anlayan dalkavuk telaş içindedir. Hemen düşünmeye başlar. Can korkusuyla titreyen dalkavuk o sırada arkası dönük Padişahın bir ayağını yukarıya, basamağa attığını görür, koşarak Padişahın poposuna bir el atar. Şaşkınlık ve zaten var olan öfkenin katlanmışıyla arkasına dönen Padişah, gürler;
- ” Bre densiz! Ölümünü bu kadar çok mu yakına aldın? Allahhhhh…”
Boynu bükük, yere bakan dalkavuk aman dilenir;
- ” Özür dilerim Padişahım. Sizi dalgınlıkla Valide Sultan zannettim de! ” Dalkavuğun kellesi kurtulmuştur.



*

“PÜF NOKTASI”
Ahi Evran zamanında ( Usta – Çırak müessesesi de diyebiliriz) , çırak ustasından onay ( icazet ) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını açabilir. Orta Anadolu’ da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına ” sen oldun ” der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar;
- ” İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. ” der.
Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.



*

“TABAKHANEYE B.K YETİŞTİRMEK”
Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler, yani hayvan derilerinin islendiği atölyeler köpek b.kuna ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek b.ku içinde bekletilen deri, yumuşacık, kıl köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. ” Tabak mısın; it b.kuna muhtaçsın “, denirmiş “tabak”lara (“debag”lara), yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak islendiği sama safhasında, taze köpek b.kundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek b.ku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze b.kla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. ” Ne o, tabakhaneye b.k mu yetiştiriyorsun ” deyimi buradan doğmuş, günümüzde bilenler tarafından halen kullanılmaktadır.


*
“VERMEZSE MABUT NEYLESİN MAHMUT”
Sultan Mahmut’ un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul’ un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultana iletirlermiş. Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değil. Her sözün sonunu da “Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar” dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş;
- ” Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun? Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız? Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız?….”
Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş. iyice büzülmüş, çökmüş.
- ” Bak, her lafın sonunu da Padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin? ” Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış.
- ” Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın.”
Adamla anlaşan Padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş:
- ” Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre! ”
Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün? Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış.
-” Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş… Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut? ”



*

“MÜNASEBETSİZ MEHMET EFENDİ”
Hiç uygun olmayan bir vakitte hiç uygun olmayan hareket yapan, yahut laf söyleyen hakkında kullanılan bu deyimin hikayesi şöyle; Sultan II. Mahmut devrinde Mehmet Efendi isminde bir zat yaşarmış. Münasebetsizlikle şöhret bulmuş. Padişah bir gün onu dinleyip münasebetsizliğinin derecesini ölçmek istemiş. Efendiyi huzura getirmişler. Uzunca bir sohbet olmuş, ama adamda hiçbir münasebetsizlik yok. Nihayet sohbet sona erip Mehmet Efendi birkaç kese ihsan alarak oradan ayrılmış. Aradan günler geçmiş. Sultan Murad Babıali’yi teftişten döndüğü bir sırada faytonuyla Cağaloğlu yokuşunu çıkmakta iken Mehmed Efendi arabacıya seslenmiş:
- Hünkara arzım vardır, bildiriniz.
Sultan Mahmud sesi tanıyıp ” Galiba önemli bir maruzatı var” diyerek arabacısına bir lahza beklemesini söyler. Ne var ki yokuşun en dik olduğu noktada durmuşlardır ve atların orda zabtedilmeleri zordur; ayakları yokuş aşağı kaymaya başlar. Mehmed Efendi gayet sakin, sorar:
- Padişahım, acaba zurna çalmasını bilir misiniz?
- Hayır, bilmem, der.
- Bendeniz de bilmem efendim.
- Öyle mi? der padişah, sözün sonunu bekleyerek. Bu sırada fayton da geri geri kaymaya başlamıştır.
Mehmed Efendi devam eder:
- Evet efendimiz! Bursa’da halamın damadının bir yaşlı teyzezadesi vardır?
- Eee!?
- O da zurna çalmasını bilmez Efendimiz.
- Ya!..
- Vallahi efendimiz, hatta..
Arabanın yokuş aşağı gideceğinden korkan Sultan Mahmud dayanamayıp adamlarına bağırır:
- Çekin şu Münasebetsiz Mehmed Efendi’yi yolumdan yoksa ya ben bayılacağım; yahut atlar!




*
“DİŞ BİLEMEK”
Bir hadis-i şerifte, eğer ümmetime ağır geleceğinden korkmasaydım, her namazda onlara misvak kullanmayı emrederdim.” buyrulmuştur. Diş sağlığının ne derece önemli olduğunu her fırsatta ilan eden modern tıbba örnek olacak düsturu atalarımız o derece titizlikle uygulamışlardır ki misvak, onların hayat prensiplerinden biri olmuş, en zor şartlarda dahi unutulmamış, ihmal edilmemiştir. Rivayete göre, sabah vakti Müslüman orduların karargahları uzaktan keşfe çıkan Haçlı müfrezesi onların sabah alacasında dereye indiklerini, ellerindeki ağaç parçalarını dişlerine aşağı yukarı sürdüklerini, onları su ile ellerini, yüzlerini, kollarını, ayaklarını yıkayıp gittiklerini görüp bunun ne olduğunu anlayamayınca bir nevi harbe hazırlık seramonisi yaptıklarına kendilerini inandırırlar. Gelip ordu içinde bunu dillendirdiklerinde ortalık birbirine girer ve şu yolda cümleler yüksek sesle söylenmeye başlar:
- Müslümanlar yine bilmediğimiz bir harp hilesi yapıyorlar anlaşılan. Hem bu sefer dişlerini de bileyerek bizi parçalamak niyetindeler. Başınızı kurtarın.
Zavallı Haçlı askerlerinin giysisi gibi kalbi de kararmış olmalı ki diş temizliği gibi medeniyet emaresini kendi içinde bulunduğu vahşetle te’vile kalkıyor ve zihninde mağlubiyeti kabul ediveriyor. Gerçekten de sabah namazından sonra atlarına binip düşman üzerine süren gaziler karargahı yerinde bulurlarsa da ordudan eser bulamazlar. Çadırlardan birinde yakaladıkları yaralı bir Haçlı askeri tir-tir titreyerek onlara şöyle der:
- Keşfe çıkan askerler sizin diş bilediğinizi görmüşler. Bu haberi duyunca hiç kimse sizinle savaşmak istemedi ve benim gibi yaralıları da bırakıp çekildiler.




*
“ATEŞ PAHASI”
Vaktiyle Osmanlı hükümdarlarından biri maiyyetiyle avlanmaya çıkmış. Bir ceylanın peşinden koşarken vakit bir hayli ilerlemiş ve gün batmaya yüz tutmuş. Bu sırada gök kararmış, ortalığı şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmış. Hünkâr ve adamları en yakın kulübeye kendilerini zor atmışlar. Meğer sığındıkları kulübe odunculuk yapan bir garibe aitmiş. Adamcık onları içeri almış. Sultan her ne kadar adamı tedirgin etmemek için kim olduklarını söylememiş ise de oduncu durumu kavramış ve ocağa büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıtmış. Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlar ve geceyi orada rahatça geçirmişler.Hattâ bir ara hünkâr,
-Doğrusu şu ateş bin altın eder, diye söylenmiş.
Ertesi gün yola çıkacakları vakit padişah oduncuya sormuş:
-Efendi! Bizi ihya ettin, harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik. Söyle bakalım borcumuz ne kadar?
Oduncu fırsatı değerlendirmenin zamanıdır deyip rayici yüksek tutmuş:
-Bin altın beyzadem!
Vekilharç hemen atılmış:
-Ne masraf ettin ki bin altın istersin bre densiz?
- Sabaha kadar ateşi aynı kıvamda tuttum. Böyle dağ başında bu ateş az bulunur.
-Ama ateş bu denli pahalı mıdır?
O sırada padişah vekilharcına dönüp:
-Ağa,demiş,ateş iyiydi,şimdi pahasını verin!
Oduncunun bu tavrı halk arasında şüyu bulunca, değerinin üstünde fiyat biçilen şeyler hakkında “ateş pahası” denilmeye başlamış ve giderek deyimleşmiş. Umulana göre çok pahalı bulunan fiyatlar hakkında bugün dahi “ateş pahası” denilir.



*
“ALTI KAVAL ÜSTÜ ŞEŞÂNE ”
Parçaları birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü şeşhâne deyimini kullanırız. Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul’da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır. Çünki şeş-hâne diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir. Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir. Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs. ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir. Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar. Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır. Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz. Çünki kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır. Keza kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan kurşun atılır. Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir. Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır. Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve “Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle” diyerek kafiyelendirmişler. O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir.


*




''AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI''

Yavuz Sultan Selimin Yemen’i Osmanlı topraklarına katmasından bir süre sonra Yemen’de isyan çıkmış, uzun uğraşmalar sonunda Yemen Fatihi Sinan Paşa duruma hakim olmuş; Yemen bundan sonra 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştı.
Söylentiye göre Sinan Paşanın askerleri bir gün çölde konaklamış. Yemek pişirmek üzere hasır torbalar içindeki mısır pirinçlerini yere serdikleri büyük bir çadırın üstüne dökmüş ve taşlarını ayıklamaya başlamışlar.
Bu sırada bir fırtına çıkmış ve rüzgarın savurduğu bir kum bulutu pirinçlerin üstüne inerek, ufak bir tümsek halinde yığılmış.
Kumların altında kalan pirinçlere bakakalan yeniçeriler arasından şakacı bir asker, arkadaşlarına:
-Biz Allah’ın nimetini taşlı diye beğenmiyorduk, bizim gibi günahkar kullara üç beş taş az bile gelir. Asıl şimdi ayıklayın bakalım pirincin taşını. Ulu tanrımız, Kabe’ye hücum eden fil sahiplerinin başına ebabil kuşlarından taş yağdırmıştı. Bizim başımıza da daha büyük taş yağdırmadan hemen tövbe edelim, diyerek arkadaşlarını güldürmüş.


*



''ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMAK''

19.yüzyılda, Fransız ressamlarından Delacroix Paris’te bir resim sergisi açmıştı. Sergiyi gezenlerden bir kişi, büyükçe bir şövalye tablosunun önünde uzun süre durarak, yakından uzaktan ciddi ciddi seyreder, beğenmediğini belirten bir biçimde de başını sallarmış. Bu durum ilgisini çeken ressam yanına gelerek sormuş.
-Bu tablo ile çok ilgilendiğiniz belli oluyor.
-Evet demiş adam. Şövalyenin çizmesindeki körük kıvrımlarında hatalar var.
-Pekiyi nasıl anladınız, işiniz bu mu?
-Ben kunduracıyım, çizme dikerim. deyince ressam hemen tuvalini ve boyalarını getirerek adamın söylediği biçimde çizmeyi düzeltmiş ve gerçekten daha iyi olduğunu görmekten memnun olarak adama teşekkür etmiş. Fakat adam yine tablonun başından ayrılmadan, bu kez de şövalyenin pantolonunda ve kemerinde de hatalar olduğunu belirtince bu çok bilmişliğe dayanamayan ressam,
-Bak dostum demiş, sen kunduracısın, çizmeden yukarı çıkma!